25 Ağustos 2013 Pazar

Bir acayip memleket - Karadeniz



İşte başlamıştı aylarca gitmek için deli gibi heyecanlandığımız gezimiz. Hakkında çok güzel olduğu ve derelerinin katledildiği dışında hiçbir bilgimin olmadığı coğrafyaya doğru yolculuk oldukça heyecanlıydı benim için.
İlk durak Kastamonu… Bahsi güncel hayatımda hiç geçmeyen bir şehirden bu kadar güzel olmasını beklemiyordum açıkçası. Otobüs duraklarının bile tarihi yapıya uygun yapılması hayranlığımı arttıran bir unsur oldu.

Kastamonu’dan sonra birçok acı olayın yaşandığı ünlü bir cezaevini de içerisinde bulunduran Sinop’a doğru yola çıktık. Öncelikle Hamsilos koyuna ulaştık. Tüm turda geçirilen zamanı sadece Hamsilos’ta denizin tadını çıkararak da geçirebilirdim. (Benzer cümleyi gezdiğim birkaç başka yer için de kullanacağım.)


Hamsilos koyu - Sinop

Bana göre bir yeri gezmek orayı tanımaya yetmiyor tat duyusu ile taçlandırmak gerekli.  Hamsilos’tan sonra Sinop merkeze, çok övdükleri Sinop mantısından tatmaya gittik. Şehrin yemekleri o bölge tarihinin nişanesi gibidir. Cevizli mantı Gürcü halkının Sinop üzerindeki etkisi hakkında belge niteliğindeydi. Çok da lezzetliydi:)


                     Yoğurtlu/Cevizli Karışık Sinop Mantısı

Sinop kotralarını da unutmamak gerekli. Bölgede önemli bir geçim kaynağı olur kendisi. (bkz.: kotracılık)


                       Kotracılık

Kotra satın alıp ekonomiyi canlandırdıktan sonra sıra gezmesi oldukça hüzün veren Sabahattin Ali’nin “Aldırma Gönül” şiirini yazdığı Sinop cezaevine geldi. Benim 2-3 dakika bile duramadığım koğuşlarda, kapısından içeri bakmaya korktuğum zindanlarda insanların yıllarca yattığını düşünmek gerçekten acı vericiydi. Orada kalanlar suçlu da olsa azami olarak insani şartların sağlanmasını bekliyor insan.



"Dışarıda serbest gezene
Hapiste yatan hor gelir."
Sabahattin Ali
Sinop cezaevinin hemen yakınında Diyojen’in heykelini bulmak bana oldukça ironik geldi. Hayatın anlamını sorgulatırcasına duruyordu orada:


“Gölge etme başka ihsan istemem.”

Sinop’tan sonra Ordu’ya geçip orada konakladık. Sabah Boztepe’de Ordu manzarasıyla içilen kahvenin tadı bir başka oluyormuş. Manzara için bkz.:


           Boztepe - Ordu

Kiliseden müzeye, müzeden camiye dönüştürülen Ayasofya’ya gelmişti sıra. Oranın da bende bıraktığı hissiyat faşizm en çok da din üzerinden gösteriyor kendini olmuştu. Adım başı cami varken (bir tane daha camiye hiç ihtiyaç yokken), içinde köklü bir tarihi barındıran bir kiliseyi cami yaparak güç gösterisi yapılmaya çalışılması faşizmden başka bir şeyle açıklanamaz doğrusu.


               Ayasofya Müzesi - Trabzon

Ayasofya’dan çıkıp telkari alışverişimizi yaptıktan sonra Akçaabat’ta yemeğimizi yedik. Tıkabasa yemek yemiş olmama rağmen tatlı sevmeyen bir insan olarak “ikinci porsiyonu istesem mi” diye düşündüğüm fındıklı saray burması hala aklımdan çıkmıyor:)



Sıra Sümela Manastırı’nda idi. Yükseklik korkusu olan bir insan için 1150 rakıma çıkmak ciddi anlamda bir macera:) Karester yaylasına(2200 rakım) çıkana kadar yaşadığım en büyük macera buydu. Ama gördüğüm güzelliğe değdi doğrusu.


Sümela Manastır’ından

Burayı gördükten sonra İstanbul’a nasıl dönebildiğime hala şaşırıyorum.



O gece Maçka’da konakladıktan sonra sabahına tura dahil olmayan, Karadeniz ile Orta Anadoluyu birbirine bağlayan Zigana geçidine oradan da Hamsiköy’de sütlaç yemeye gittik. Sütlaç çok lezzetliydi.


Hamsiköy Sütlacı

Sonrasında Fırtına deresi, Fırtına vadisi, Çamlıhemşin ve Zilkale. Üzerine de Ayder’e çıkınca Karadeniz’e aşık olmamak elde değil. Cennetin tasviri buralar baz alınarak yapılmış olmalı diye düşünüyorum. Ama maalesef HES denilen baş belası buradaki dereleri de yok etmeye ant içmiş gibi.



                                             Rize

Turda beni en çok meraklandıran kısım Batum olmuştu. İlk kez Türkiye sınırları dışına çıkıcak olmamın da bunda etkisi vardı tabi. Gümrükte Gürcü memurların muameleleri hakkında hiç güzel şeyler duymamama rağmen memurun, “Ozge, hoşgeldin” diye beni karşılaması çok hoşuma gitmişti:)
Batum hakkında söylenecek çok fazla şey varken ve söylenmişken bir nokta benim oldukça dikkatimi çekti. Sovyet Rusya zamanından kalma köylerden gelen işçilerin konaklaması için yapılmış lojmanları şehrin birçok yerinde görmek mümkün. Şehrin her tarafına Avrupai mimariyi hakim kılma çabası dikkati çekerken bu lojmanların göze hoş gelmediğini itiraf etmem gerekiyor. Ama burada yalnız ve güzel ülkemdeki mevsimlik işçilerin hallerini aklıma getirmeden edemedim. Doğudaki illerden Çukurova bölgesine gelen tarım işçilerinin 21. yy Türkiye'sinde hala çadırlarda berbat şartlarda konaklıyor olduğunu görmek burun kıvırdığımız Sovyet Rusya’dan öğrenmemiz gereken çok şey olduğunu hatırlattı bana bu lojmanlar. Tabi bahsettiğim lojmanların, özellikle sahil şeridinde olanların yıkıldığını ve yerine otellerin dikildiğini gördüm. Bir çokları için yeni hali daha güzel. Ama bana sorarsanız lojmanların balkonundan denizi seyredebilme özgürlüğüne sahip halkın görüntüsünü hiçbir otelin görüntüsüne değişmem.



Batum’da genel olarak meydanlara ve halkın ortak kullanımına açık alanlara oldukça önem veriliyor.
Batum’daki tek misafirperver ibadethane olduğu için Ermeni kilisesinin fotoğrafını buraya koymayı bir vefa borcu bilirim. (Not: Kiliseye ayakkabıyla girdik.)



Ertesi gün sıra Uzungöl ve Karester Yaylasına gelmişti.

                                                 Uzungöl


                                        Karester Yaylası (rakım 2200)

8 günlük gezi sadece bu iki yerden ibaret olsaydı bile yeterdi:)

Buradan sonra Trabzon’daki Atatürk köşkünü ziyaret ettik. Burada bulunan bir haritada Dersim bölgesi üzerinde Atatürk’ün yapmış olduğu bazı karalamalar mevcut. Atatürk'ün Dersim katliamı sırasında burada bulunuyor olması da dikkat çekiciydi benim için.




Sonraki gün Samsun’da Bandırma vapurunu ve Amasya’yı ziyaret ettik. Amasya hakkında elmasından başka bildiğim hiç bir şeyin olmaması garipti ve bilmediğim ne kadar çok güzellik  olduğunu hatırlatır nitelikteydi burası.



Ve son güne geldiğimizde bütün günümü son gün olmasına üzülmekle geçirdim. Bir hafta boyunca, daha önce hiç mutlu olmadığım kadar mutlu olmuştum. Ben her ne kadar hüzünlü olsam da o gün de diğer günler kadar güzeldi. Son gün Safranbolu ve Amasrayı gezdik. Safranbolu, yaşayan tarih. Oradaki saat kulesinin bakımını yapan seksen beş yaşında bir amca varmış ve bu işi bilen yaşayan tek kişiymiş. O amcanın çırağı olup bütün hayatımı saat bakımı yaparak geçirmeyi ciddi ciddi düşündüysem de şuan yaptığım işi de sevdiğimden bu hayalimi ileri bir tarihe erteledim şimdilik:)



Son durağımız Amasra oldu. Fatih Sultan Mehmet’in buranın güzelliği ile ilgili söylediklerine hak vermemek mümkün değil.


    “Lala lala, çeşm-i cihan bu m’ola?” - Fatih Sultan Mehmet

Amasra’dan sonra İstanbul’a doğru yola koyulduk. Ancak burada bize rehberlik eden Okan Sarıdiken’den bahsetmeden edemeyeceğim. Karadeniz aşığı bir Karadenizli ile Karadeniz’i gezmek kendimi çok şanslı hissettirdi. Tam bir yoldaştır kendisi. Tanıştığınıza gerçekten memnun olacağınız ender insanlardan:)



Turun tek kötü tarafı oraları gördükten sonra İstanbul’daki hayat daha az katlanılabilir bir hal alıyor. Bir sonra ki çıkacağım kültür turlarını düşünerek bir nebze kendimi teselli etmeye çalışıyorum.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder